Baba.

Bundan tam 5 ay önce (kızım henüz dünyaya gelmeden) başıma gelecekleri az çok kestirdiğimden, kendimi motive etmesi için çeşitli hedefler koymuştum. İçerik üretmek ile ilgili bu hedefleri bırakın gerçekleştirmeyi yanına bile yaklaşamadım. Yazı yazmayı unuttum desem bile yeridir.

İçine düştüğüm durum, hedeflerimi gerçekleştirememenin çok ötesindeydi. Hayatımın en büyük travmasını yaşıyordum. Artık kitap okuyamıyor, video izleyemiyor, gezmeye gidemiyor, misafir kabul edemiyor, dışarıda yemek yiyemiyor, kendime hiç zaman ayıramıyordum. İş dışındaki zamanım mama, gaz, bez, uyutma ve ev işleri anahtar kelimelerinin arasında geçiyordu. Göbeğim ilk defa bir işe yaramış kızıma taht olmuştu. Koridorda kızımı gezdirmek, arabaya sürülen katırların hayatlarını anlamamı sağlatmıştı.

Şu zaman geçer, bundan oldu, şöyle düzelecek diyerek kendimi avuttum, gerçekle yüzleşmeyi sürekli erteledim. Bir müddet sonra çırpınmayı bıraktım ve durumu kabullendim. Evet, ailem artık 3 kişiydi. Ve hayatımız birdaha eskisine benzemeyecek şekilde tamamen değişmişti. Bir yakınımın evlilikten ve çocuktan sonra hayatın değişmesinin kıyaslanamayacak kadar farklı olduğunu söylediği günler geldi aklıma. Farklı olacağını düşünüyordum ama bu kadarını da değil.

Bu hazırlıklı olduğunu sanıp hazırlıksız yakalandığım süreçte yeni yeni kendime gelebiliyorum. Şokun etkisinin geçmesi ile birlikte tüm gelecek planlarımı, günlük yaşatımı update etmeye, hayatımı hackleyerek kendime zaman ayırmaya çalışıyorum. Bu şekilde fırsat kollayarak yaşamaktan da farklı bir keyif almaya başladım desem yeridir. 🙂

Yaşadığım bunca türbülansa ve çok taze bir baba olmama rağmen rağmen diyebiliyorum ki, çocuk sahibi olmak, çocuğunuzun bir gülümsemesi ile tüm sıkıntıları unuttuğunuz mucizevi bir olay. Büyümesini gözlemlemeniz, sizinle olan etkileşimleri, yeri geldiğinde ağlaması bile başka hiç bir şeyden alamayacağınız bir keyif veriyor. Ve bu keyif herşeye değiyor.

Hayatımıza hoşgeldin güzel Zeynebim. İyiki geldin. Çok şükür.

2016 Değerlendirmesi

Her yıl, yıl sonlarında geride kalan senenin bir değerlendirmesini yapmaya çalışıyorum. Bugüne kadar yaptığım değerlendirmelerin çoğu iyi not tutamadığımdan ve hafızamın iyi olmamasından ötürü dağıldı gitti. Bu sefer blog’a yazıyorum. Umarım bu kayıt uzun yıllar işime yarar.

Bu yıl hayatımın, tamamını evli olarak geçirdiğim ilk senesiydi. Bu vesileyle yepyeni bir hayatım oldu diyebilirim. Kendi ailemin şehir dışında, eşimin ailesinin İstanbul’da olması yıllardır çektiğim aynı şehirde akrabam olması hasretini büyük ölçüde dindirdi. Çok fazla yeni insan ile samimi oldum. Yaşam şeklim tamamıyle değişti, düzenli bir hayatım ve farklı sorumluklarım oldu. Sözlüğümdeki aile kavramının içeriği çok değişti. Çok şey öğrendim. Bunların hepsini biraraya aldığımda yuva kurmak, herkese tavsiye edebileceğim ve şu ana kadar yaşadığım en iyi hayat deneyimim oldu diyebilirim (çok şükür) umarım bu, herkes için öyle olur ve öyle de kalır. Bir kaç gün içerisinde de bebeğimizin dünyaya gelmesini bekliyoruz. Şu an bunun heyecanı içerisindeyim ne olduğunu, neler olacağını tam olarak kavrayamasamda içimdeki heyecanı tarif etmem çok zor. İnşallah sağlıklı ve hayırlı bir evladımız olur ve vatana millete hizmet eder.

İşe gelecek olursak oldukça hareketli ve bol girişimli bir yıl geçirdim. Robotistan için geçtiğimiz yıllarda yakaladığımız büyüme ivmesini, bir çok sıkıntıya rağmen koruyabildiğimiz bir yıl oldu. Maker hareketinin ülkemizde olumlu karşılık bulması, gençlerimizin ve ebeveynlerimizin kodlamaya karşı gösterdikleri ilgi sektörümüzün genişlemisini sağladı. Bizde bu fırsatı iyi değerlendirdik müşterilerimizin ihtiyaçlarını iyi okuyarak, onların beğenisini kazanarak bu yılı da başarılı şekilde atlattık. Robotistan’ın son 4 yılda gösterdiği bu başarı Fast 50 Türkiye listesine 6. sıradan girmemiz ile ödüllendirilmiş oldu. Tüm ekibimize ve müşterilerimize sonsuz teşekkürlerimi tekrar iletiyorum.

Bu büyümenin verdiği güç ile Makerhane ve Sixfab isminde 2 yeni girişim kurduk. Makerhane’yi makerların eğitim, etkinlik, atölye ve malzeme ihtiyaçlarını giderebilecekleri bir fiziksel alan olarak kurguladık. Makerhane’den maksadımız para kazanmak hiç olmadı makerlara keyif vermeyi, daha fazla insana üretim aşkını aşılamayı hedefledik. Bugün geldiğimiz noktada bizlere istediğimiz görüntüleri veren bir mekan haline geldi bile. Umarım Makerhane’yi 2017de çok daha iyi yerlere taşırız. Bu doğrultuda canla başla çalışan ortağım İlge’ye teşekkürlerimi iletiyorum

Bulunduğumuz maker dikeyinin global pazarında Robotistan olarak sadece al satçı bir konumda, bu kadar uzun süre, maker ve mühendislerden oluşan bir kadro ile üretim yapmadan duramazdık ve Sixfabi’i de bu doğrultuda kurduk. Başarılı 2 kitlesel fonlama süreci atlattık, bundan sonrada bizi heyecanlandıran ürünler üretmeye devam edeceğiz inşallah. Global pazarın en değerli markalarından bir olmayı hedefliyoruz.

Bu girişimlere ek Robotistan olarak, benimde ortağı olduğum, Nodez girişimine tohum yatırımı yaptık. Nodez, detaylarını yakında öğreneceğiniz son kullanıcılar için ev ortamında kullanabilecekleri IoT ürünleri üreten bir girişim. İnşallah başarılı oluruz.

Tüm bunlar kesmedi, üstüne bireysel olarak 2 küçük girişim denemesi daha yaptım.

Biri eşim ve kayınvalidemi gazlayıp Etsy üzerinden kendi el yapımı minderlerimizi satmaya çalıştığımız girişimdi. Minderler o kadar güzel oldu ki, Etsy ekibini el yapımı olduğunu ikna edene kadar haftalarca uğraştık, tüm üretim aşamalarını fotoğrafladık zar zor ikna ettik. Tam başladık satış yapmaya Paypal Türk kullanıcılara hizmet vermeyi durdurdu, bunun üzerine tahsilat sorunumuz oldu motivasyonumuz da kırıldı üstüne de fazla düşemedik ve girişimi büyütemeden batırdık.

Diğeri ise 2 yakın arkadaşımla denediğimiz Open Desk üreticiliğiydi. Hiç makine ve ekipmanımız olmadan keresteciler sitesinin altını üstüne getirerek üretim denemeleri yaptık. Ulaştığımız sonuç; üretimi yapabiliyorduk ama ürettiğimiz ürünler satamayacağımız düzeyde pahalıya mal oluyordu. Üstelik maliyet, kendi makinamızı alsak ahşabı topluca alsak bile istediğimiz seviyelere düşmüyordu. Bu sebeplerle girişime olan inancımızı kaybettik ve başarısızlıkla sonuçlandı.

Bol girişimlerle geçen bu yılı tek bir kelimeyle özetlemeye kalktığımda karşıma büyük bir “yorgunluk” çıkıyor. Evet çok yoruldum. Girişimciliğe olan aşırı ilgimden ve yeni şeyler yapmak istememin doğurduğu sorumluluklardan çok yoruldum. Bu yorgunluktan çıkardığım en büyük ders enerjimi bölerek kullandığımda verimimin çok düştüğünü fark etmek oldu. Bundan sonra daha çok fokuslanarak ve daha çok sabredip sonuç alarak çalışmam gerektiğini anladım. Bu doğrultuda 2017 yılında yeni hiç bir girişime başlamamaya kendime söz verdim. Bu yıl eldekilerin değerini arttırma ve sabretme yılı olacak.

2016 bana çok fazla şükür etmem gerektiğini ve ne kadar aciz olduğumu hatırlattı.

Umarım 2017 tüm insanlar için hayırlı, bereketli ve bol şükürlü bir yıl olur.

Selam Ortadoğulu

Eğer bir ortadoğulu iseniz çevrenizdeki gelişmeleri düşünüp sorgulamaya vakit ayıramadan yeni bir gelişme ile karşı karşıya kalırsınız. Bu gelişmeler ise genellikle ortadoğulu olmayanların kurguladığı, başka ortadoğuluların uyguladığı patlama, işgal, bombalama, darbe gibi eylemlerdir.

Eğer bir ortadoğulu iseniz çevrenizdeki ortadoğuluların bulunduğunuz yerden gitmek istemesine özenip sizde gitmek istersiniz. Kalıp birşeyleri değiştirmenin doğru olduğunu bilerek, gittiğinde ikinci sınıf insan muamelesi göreceğini bilerek, gitmemeyi isteyerek, gitmek istersiniz.

Eğer bir ortadoğulu iseniz ölümden değil ama yaşamaktan çok korkabilirsiniz hatta bu korku o kadar fazladır ki çocuklarınızın aşırı korkmaktan ağlayamadıklarını bile görebilirsiniz.

Eğer bir ortadoğulu iseniz kavramların sizde karşılığı başkalarına göre çok farklıdır. Kamp, çadır, battaniye hobi malzemesi değil, eviniz bombalandığında belki yardım olarak alabileceklerinizdir.

Eğer bir ortadoğulu iseniz dininiz bellidir ama seçeceğiniz cemaate yada mezhebe göre hangi din kardeşinizle düşman olacağınızı belirlemek zorundasınızdır.

Eğer bir ortadoğulu iseniz çelişki hayatınızın bir vazgeçilmezidir. Ülkenizde bomba patladığı bir gün yas tutup isyan edebilir, celladınızdan medet umabilir veya üzülmeyi bile bir lüks olarak görebilirsiniz.

Eğer bir ortadoğulu iseniz hayallerinizi ötelemek için kurarsınız ve Ütopya en çok size yakındır.

Ve eğer gerçek bir ortadoğulu iseniz sizi hayata bağlayan şey inancınızdır ve sizin için dünya değiştirilecek bir yerdir.

Yeni Kickstarter Projemiz

Uzun bir süredir 2 yeni proje üzerine çalışıyoruz. Birtanesi henüz tamamlanmadı, bir aksilik olmazsa Ocak ayının ortalarında duyuracağız. Diğerini duyurmaya ise 24 saatten az bir süre kaldı.

Daha önce bir kitlesel fonlama maceramız olmuştu. (https://www.indiegogo.com/projects/tinylab-prototype-easier-than-ever-arduino#/) Bu deneyim ile acaba biz de üretebilirmiyiz? ürünümüzü beğenen/satın alan olurmu? gibi korkularımızdan kurtulmuştuk. Bizim için bir milat, bir kırılma noktası olan tinylab şu an dünyada 60 ülkede, bir çok insan tarafından kullanılıyor. Yaşattığı hissi, verdiği hazzı tarif edemem.

Bu tecrübe ile bulunduğumuz pazarda bizimde söz sahibi üreticilerden biri olabileceğimize dair inancımız oluştu. Bu doğrultuda daha çok müşteriye ulaşabilmek adına maker pazarının merkezi olan Amerika’da yeni gözbebeğimizi Sixfab Inc.‘yi kurduk. Bundan sonra maker dikeyinde üreteceğimiz ürünleri bu şirketimiz üzerinden dünyaya sunacağız. Amerika’da kurmamızın bir diğer sebebi de, en büyük kitlesel fonlama platformu olan Kickstarter‘a fonlama ihtiyacı olan projelerimizi koyabilmek. (evet ne yazık ki Türkiye’den koyamıyoruz) İnşallah yaptığımız tüm bu hazırlık hepimiz için hayırlı olur.

Tinylab projemizi hayata geçirmemizi sağlayan, kitlesel fonlama bilgi dağarcığımızı oluşturan ve şu anda, bir pazar günü Ocak ayında lanse edeceğimiz diğer projemiz için ofisimizde canla başla çalışan Okan, Onur ve Yasin’e, tinylab’i tasarlayan Yusuf’a, üretim ve dağıtım kahrını çeken Mustafa’ya, yarın duyuracağımız projemiz için, işe girdikleri zamandan beri harıl harıl çalışan, günlerdir uyku uyumayan Mahmut ve Metine, grafik tasarım ihtiyaçlarımızı anında çözen Mehmet’e ve tüm bu üretim ve fonlama maceramızda taşın altına elini koyan tüm Robotistan ekibine, bizimle aynı heyecanı paylaşan arkadaşlarımıza, ailemize, Amerika ile aramızdaki mesafeleri kısaltan Meli abimize, ismini sayamadığım tüm gizli kahramanlara ve bizlere güvenen müşterilerimize çok teşekkür ediyorum.

İnşallah başarılı oluruz da ülkemizin en çok ihtiyacı olan katma değeri yüksek üretime bir nebze katkı sağlarız.

Vatana millete hayırlı uğurlu olsun.

Bu bataklıktan üreterek çıkacağız!

Bir aydan fazladır blogda yazı yazmıyorum. Bu sürenin bir kısmında Kudüs-Tel Aviv-Mekke-Medine seyahati yaptım. Geldiğimde yoğun bir iş temposunda buldum kendimi. Seyahat notlarımı toparlamaya imkan olmadan darbe girişimini tecrübe etmek durumunda kaldık. Hala olayın etkisindeyiz. Seyahat notu paylaşacak hal de kalmadı. Daha önemli mevzularımız var artık. Bu yazının başına da bir kaç defa oturdum ama tamamlamam günlük hayatı etkileyen gelişmelerden ötürü uzun sürdü.

Bir kaç sene öncesine kadar pek yurt dışı seyahat deneyimim yoktu. Birşeyin değeri yokluğunda anlaşılır ya, bende vatanın ehemmiyetini o dönemlerde çok idrak edemiyordum. Sonraları farklı yerlere gittikçe, kendi topraklarımız haricindeki yerlerde yabancılık hissettikçe, ikinci sınıf insan muamelesi gördükçe, ne kadar iyi insanlar olursa olsun çevrendeki yabancıların sana asla bir vatandaş gözüyle bakmayacağını fark edince anladım ki vatan, yaşamak için olmazsa olmazlarımızdan. Bizim bir tane vatanımız var. Ve onun vatan olarak kalması da bizim önemli görevimizden biri.

Bugün kendi vatanımıza şöyle bir baktığımızda dünyada eşi benzeri olmayan bir manzara ile karşılaşıyoruz. Şimdi bir kaç saniyeliğine durun, düşünün ve aklınıza gelebilecek bütün ülke ve örgüt isimlerini sayın. Bu saydıklarınızın bir çoğu ile biz neden kötü ilişki içerisindeyiz? Neden bizim başımıza musallat olmuş durumdalar? Neden bizi belirsiz bir bataklığın içerisine çekiyorlar? Biz normal vatandaşlar olarak bu etkenler karşısında ne yapacağız? Neden bir gündeme daha alışamamışken/anlayamamışken hemen bir yenisi ile boğuşuyoruz. Neden her hafta, yaptığımız gelecek planlarımızı yenilemek zorunda kalıyoruz? Bu sorularınıza siyasi bir yazı yazıp cevap vermeyeceğim, ben bu haftalarda bu yazıları okumaktan bıktım, böyle bir yazı yazmak da becerebileceğim bir iş değil zaten. Bize düşen, bu buhranı seyretmeye bir an önce son vermek, kendimize gelmek ve zaten sınırlı olan zamanımızı herhangi birşeye tesiri olmayacak işlere ayırmaktan vazgeçmek.

Ülkemizdeki sıkıntıları, sorunları sıralayalım desek ne kadar çok konuşuyoruz öyle değil mi? Peki ya bunların çözümü için öneride bulunalım desek? Bu sorun yığını karşısında topyekün bir çözüm üretmek pek mümkün değil ama içerisinden sebebini anlayıp çözebileceklerimizi belirlesek bunlara yoğunlaşsak en azından bir ilerleme kaydedebiliriz. Ve böyle böyle o sıkıntı dağlarını eritebiliriz. Bu doğrultuda sizlere uykularımı kaçıran, moralimi bozan üretim problemimizden bahsedeceğim.

Toplumumuzun genlerine nereden gelip yerleştiği belli olmayan “az çalışıp çok kazanayım” ilkesinin bir sonucu olarak, büyük bir üretim/tüketim dengesizliği sorunumuz ortaya çıktı. Üretim maliyetlerine katlanıp, çalışıp, uzun vadede kazanç elde etmek yerine, tembellik edip, başkasının ürettiğini alıp, satıp, kısa vadede kazanç elde etmeyi tercih ediyoruz. Buna o kadar çok alışıp üretimden o kadar çok uzaklaşmışız ki üretmeyi bu topraklarda yapılamayacak, bizim başaramayacağımız bir şey zannediyoruz. Üretmekten korkuyoruz. Sayıları ziyadesiyle az olan üretim sevdalılarımızın birçoğu da toplumun bu ters bakışı karşısında eriyip gidiyorlar. Toplum, doğru bildiği yanlıştan ötürü üretim potansiyeli olanlara enayi gözüyle bakıyor, üreticiye saygı göstermiyor. Üretmenin verdiği mutluluğun, motivasyonun, keyfin tadını bilmiyoruz. Üretilen bir ürüne hep tüketici bakış açısıyla baktığımız için üretimdeki emeği göremiyor ve ürüne gereken değeri veremiyoruz. Bu bakış açısıyla çok üzücüdür ki bu topraklarda üretilen yerli ürünlere ayrıcalık sağlamamız gerekirken hakettikleri değeri bile veremiyoruz. Bu döngüyle üretim kültürümüzden gittikçe uzaklaşıyor ve üretim – tüketim arasındaki makası gittikçe açıyoruz. Buna bir “hey napıyoruz biz” demenin vakti geldi.

Üretim-tüketim dengesizliğinden ötürü ne idüğünü bilmediğimiz yabancılarla ilişki kurmak zorunda kalıyoruz. Üretimin gücünü elimize almadığımız her zaman da bu niyeti belli olmayanlara para kazandırıyor, onların güçlenmesini desteklemiş oluyoruz.

Arkadaşlar, vatanımıza yapılan bu darbeyi kafamıza yediğimiz bir sopa gibi görüp kendimize gelmeliyiz. Üreten bir toplum olma yolunda koşar adım ilerlemeliyiz. Bu doğrultuda eksikliklerimizi hatalarımı tespit edip onları düzeltmeliyiz. Üretim olarak da sadece teknolojiden, elektronikten bahsetmiyorum. Şu an için zahirde en ehemmiyetli olan alanlar onlar ama biz toplum olarak ürettiğimiz zaman ancak o alanlarda iyi üretimler yapabiliriz. Üretimin tekrar kültürümüze yerleşmesi için çifçisinden tekstilcisine, öğretmeninden mühendisine, ev hanımından doktoruna, yazarından şairine, sanatçısından işçisine topyekün şekilde hayatımıza üretimi sokmalıyız.

Gelin hep birlikte üretime sarılalım, hayatımızda ona yer verelim ve üretmekten korkmayan nesiller yetiştirelim. O zaman daha özgür bir vatana sahip olmanın tadını alacağız inşallah.

Biz bitti diyene kadar başımıza gelenler

-Euro 2016 kupası kapsamında Eyfel kulesinin renkleri en çok tweet atan ülkenin rengine bürünecekti. Büyük bir özveriyle, toplam atılan tweetlerin %36’sını biz attık, bizden sonra en çok tweet atan ise %12 sini attı.

-Federasyon 23 kişiden oluşan futbol takımı ile birlikte 627 kişiyi 3 uçakla Fransaya götürdü.

-Fatih Terim £2.7m yıllık kazanç ile (aylık 1 milyon TL’ye tekabül ediyor) turnuvanın en çok kazanan 3. teknik direktörü oldu. Final gruplarına kaldığı için de 500 bin euro prim kazandı.

-Fatih Terim rakip takımın maçını izlemeye helikopter ile gitti.

-Ülkenin bir çok büyük markası milli takıma özel reklam filmleri çektiler. Bu filmler dakikalarca televizyonlarda yayınlandı. Milli takımdan bir çok isim bu reklamlarda oynadı.

Futbol, okulda, ders aralarında kafa dağıtmak için oynanan bir oyundur. Dersi iyi dinleyip çalışırsanız tenefüsteki futboldan çok keyif alırsınız. Kafanızı dağıttıktan sonra dersinizi daha zinde dinlersiniz. Arkadaşlarınızla oyun oynadığınız için daha iyi motive olursunuz. Derslerinizde de bu motivasyonun katkısını alırsınız.

Bu tanımı doğru kabul etmeyecek pek kimse yoktur sanırım. Fakat ülkemiz, şu anda okula sadece top oynamaya giden yaramaz çocuklar gibi gözüküyor.

Yukarıdaki yazılanlara ve mevcut görüntüye bir bakın. Toplam harcanan parayı, milyonlarca insanın harcadığı zamanı bir düşünün. Bu milli kaynakları nasıl bu kadar rahat tüketiyoruz? Nasıl bu kadar rahat zaman öldürüyoruz? Ülkenin onlarca önemli gündemi varken nasıl bir numaraya futbolu koyabiliyoruz? Neden bu kadar abartıp, olması gerektiği yerde kalmıyoruz?

Üzülerek söylüyorum ki:

Alın teriyle çok çalışıp para kazanmanın enayilik, milli maça ehemmiyet vermemenin vatanı sevmemek olarak algılandığı canım ülkemin milliyetçilik ayarları bozulmuş durumda.

Kronik kolaya kaçma hastalığımız ,vatanı severken de ortaya çıkıyor. Milli takımı ne kadar çok tutarsak o kadar çok vatansever oluyoruz.

Bir ürünü üretmek, bir gol atmak kadar heyecanlandırmıyor bizi.

Kitap okuyandan çok, sahadaki futbolu okuyana değer veriyoruz.

Başarıya olan açlığımızı sanal puanlarla gidermeye çalışıyoruz.

Umarım tez zamanda bu yaptıklarımızı sorgulamaya başlarız.

Futbol gibi yapay bir ihtiyaca harcadığımız enerjimizi; üretim, çalışkanlık, girişimcilik gibi gerçek ihtiyaçlarımıza da harcadığımız günleri görmek, gerçek başarılar ile tatmin olan nesiller yetiştirmek dileğiyle..

Marjinal Maliyet Girişimciliği

Bir ürünün satılabilirliğini etkileyen kullanıcı deneyimi, pazarlama, hizmet kalitesi gibi etmenleri bir kenara bırakacak olursak en basit haliyle ticaret; bir malın yer değiştirmesinden elde edilen değer olarak hayatımızda yer alıyor.

Bu yer değiştirmeleri de bazı bilgilere sahip insanlar gerçekleştiriyorlar. En popüler yer değiştirme sıralamasının özellikle ülkemizde şu şekilde olduğunu görüyoruz:

Üretici  >  Toptancı/İthalatçı  >  Bayi/Dağıtıcı  >  Müşteri

Bu sıralamada toptancı ve bayi herhangi bir katma değer koymadan sadece kendilerinden önceki sıraya erişebildikleri, temas kurabildikleri için ürün alıp satarak para kazanıyorlar. Bunu basit şekilde iyimser oranlarla örnekleyelim:

-Uzak doğuda bir üreticinin aklına bir fikir geldi 100 paralık maliyet ile bir ürün üretti. %30 kar ile 130 paraya ülkesinde satışa çıkardı.

-Biraz parası olan ve satılacak malı duruşundan tanıyan bir toptancı uzakdoğuya gidip bu ürünü satın aldı ve %30 taşıma ve gümrükleme maliyetiyle 169 paraya ülkesine getirdi. Verdiği bu uğraşın karşılığı olarak da ürünü en az %50 kar ile toptan olarak satması gerektiğini düşündü ve ürünü 253 paraya satışa çıkardı.

-Haftalık toptancı ziyaretine giden bayi, toptancının tanıttığı bu yeni ürünü görünce heyecanlandı ve başka bayiler satmadan hemen kendi dükkanımda iyi fiyattan satışa çıkarayım diye düşündü. %50 kar da o koydu ve ürün 380 paraya yani üretim maliyetinin neredeyse 4 katına müşteriye sunulmuş oldu.

Üreticinin ve toptancının yerini bilmek, ona erişebiliyor olmak üzerine kurulu bu gereksiz maliyetli düzen; internetin gelişip, bilginin daha kolay erişilebilir hale gelmesiyle doğal olarak sarsılmaya başladı.

Bayi internetten araştırdı, üreticiyi buldu, cesaret etti, gitti ürünü aldı ve geldi. Toptancı; bayiye para kazandırmayayım dedi, kendisi doğrudan müşteriye satmaya çalıştı. Üretici fiyatını internette gören müşteri, bu böyle olmaz bende toptancı olacağım dedi, borç aldı ve mal alıp getirdi. Piyasada çok fazla toptancı olunca arz miktarında artış oldu, satış yapabilmek için marjlar düşmeye başladı, piyasa bozuldu. Üretici bir baktı; ben üründen 30 para kazanırken benden alıp satanlar daha çok kazanıyor ve ben enayi miyim dedi gitti doğrudan müşteriye satmaya başladı.

Bunlar ve benzeri sorunlar mevcut ticari düzenin yanlışlarının ortaya çıkmasını sağladı. Günümüz tüccarlarından çok sık duyduğumuz “işler eskisi gibi değil” sözünün sebebi büyük ölçüde buraya dayanmaktadır.

Peki girişimcilik bunun neresinde?

Her krizin fırsata dönük bir tarafı olduğu gibi bu bozulan piyasalarında elbette oluşturduğu bir fırsat var.

Kısa bir tanım yapalım. Yukarıda örneklerken bahsettiğim 100 paraya mal edilen bir ürünü 380 paraya satılmasındaki mecburi (navlun,vergi,iade,bozulma vb) olarak eklenmeyen tüm ücretler, ürüne eklenen marjinal maliyetler olarak isimlendirilmektedir. Yani hesabımıza bakacak olursak yukarıdaki ürün müşteriye 100 maliyet + 30 üretici karı + 40 nakliye,vergi = 170 paraya satılana kadar bu ürün üzerinde marjinal maliyet vardır diyebiliriz.

Neredeyse satın aldığımız her üründe olan bu marjinal maliyetleri bitirmeye ve azaltmaya yönelik yapılacak olan, mümkün olduğunca global ölçekli girişimlerin, serbest piyasa ekonomisine alışmış toplumlarda, marjinal maliyetler sıfıra indirgenene kadar kazandıracağı ortada.

Bu fırsatı değerlendiren girişimlerin başında bence Alibaba.com geliyor. Yukarıdaki örnekle devam edecek olursak sadece 10 para kazanarak ürünün 180 paraya tüm dünyaya satılmasını sağlıyor. Böylelikle ürün üzerine çok çok az bir marjinal maliyet eklenerek müşteriye ulaşıyor. Çok fazla ürün satışı yaptığı için de aldığı az kazanç kendisine fazlasıyla yetiyor.

Marjinal Maliyet Girişimciliği

Buraya kadar bahsettiklerimde, marjinal maliyeti kolay anlatabilemek adına sadece bir malın alım satımı üzerinden gittim. Aslında marjinal maliyetler para harcadığımız her şeyde var. Bir taksicinin yolcu bulmak için zaman ve yakıt harcamasında, bir yazarın yazar olabilmesi için kitap bastırmasında, yediğimiz meyvelerin bize ulaşana kadar yaşadığı serüvende vb gibi bir çok örnekte gizli marjinal maliyetleri görebilirsiniz. Nitekim bu örnekleri okuduğunuzda bu marjinal maliyetlerin azaltılmasını sağlayan Uber, Kindle ve Taze Direkt gibi girişimlerin aklınıza geldiğine eminim.

Başlıktaki tabir ile “Marjinal Maliyet Girişimciliği” ekonominin dönüşümüne şahit olduğumuz bu dönemde girişimci olmak isteyenler için iyi bir fırsat. Ülkemizdeki yasal, bürokratik ve toplumsal engellerin, yabancı girişimlerin ülkemize açılmasını engellemesi de, yerli girişimcilerin ekmeğine ekstra yağ sürmekte.

Siz de gözlemler yaparak çevrenizdeki marjinal maliyetleri keşfedebilir ve bunların giderilmesi için global ölçekli başarılı girişimlere imza atabilirsiniz. İnşallah ülkemiz girişimcileri bu fırsatı da ellerinden kaçırmazlar..

Bu gençlikte iş var, peki ya zenginlerde?

Bugün Tüsiad tarafından düzenlenen Bu Gençlikte İş Var isimli yarışmanın finali yapıldı. Aşağıdaki fotoğrafı görünce birşeyler söylemek istedim.

http://tusiad.org/tr/ den alınmıştır.
http://tusiad.org/tr/ den alınmıştır.

Bu fotoğrafı tek bir kelime ile tanımlarsanız ne derdiniz? Sevinç mi, mutluluk mu, başarı mı? Benim için bu fotoğrafın tek bir anlamı var, koca bir ‘dram’.

Ülkenin en zengin işadamlarının üyesi olduğu Tüsiad, genç girişimcileri desteklemek adına bir yarışma açıyor. Birçok farklı kanalda yarışmanın duyurusu yapılıyor. Bir sürü proje yarışmaya başvuruyor. Ön elemeler, online eğitimler, kamplar, rehberler derken final yapılıyor. Canavar gibi projelerin içerisinden ilk 3 belirleniyor ve ödüllendiriliyor. Ödül olarak ne mi veriliyor? Birinciye 75 Bin TL, ikinciye 50 Bin TL, üçüncüye 25 Bin TL.

Bu paralarla ne yapabilirsiniz? Bu ödüller, al bu parayı gez toz eğlen diye değilde senin projen çok güzel al bunu ticarileşirken kullan diye veriliyor sanıyorum. Bu paralarla ne kadar ömrü olabilecek bir şirket kuracağınızı düşünüyorsunuz? Ofis kirasından, demirbaşlardan, maaşlardan, vergiden, sskdan, geçinmekten hiç mi haberi yok bu insanların? Neye yetecek bu paralar?

Bu kadar şaşalı ve büyük bir yarışma organize ediliyor. Karşılığında verilen bu ödüller size de komik gelmiyor mu? Bana öyle geliyor ki, sadece yarışmanın organizasyonu için ödüllerin toplamından çok daha fazla para harcanmıştır. Ödülleri verenlerin 1 aylık maaşları bile verilen ödüllerden fazladır.

Elbette bu tarz yarışmaların gençlere katkısı sadece para değil. Süreçten elde ettikleri kazanımlar paradan çok daha değerli bunun farkındayım. Ama bu kazanımları kullanabilmeleri için paraya ihtiyaçları var. Ülkemizde zaten girişimci olmak, para bulmak zor iken, bankacılık sistemleri, mevzuatlar girişimciliğe uygun değilken neden bu desteklerin maddi kısımları bu kadar sınırlı tutuluyor? Sadece yarışmalar için söylemiyorum, devlet destekleri, melek yatırımcılar hepsi bunun içinde.

Değerli genç girişimci arkadaşlar kendinizi ülkemizde destek toplamak için heba etmeyin. Yurtdışını olduğundan uzak görmeyin. Yapay korku duvarları inşa etmeyin. Emin olun ülkemizde hayal bile edemeyeceğiniz maddi destekleri yurtdışında çok daha rahat bulabilirsiniz. Binbir uğraşınızın ardından size verilen, veren için çok komik miktarlardaki maddi desteklerede bu kadar çok sevinmeyin.

Allah tüm girişimcilerin yardımcısı olsun.

 

Zor müşteri anıları 1

Firma olarak en büyük hassasiyetlerimizden biri gelen siparişleri aynı gün kargoya vermek. Ekibimiz gün içerisinde bunun için harıl harıl çalışıyor. 3700 çeşit üründe her gün yüzlerce sipariş için bu desteği sunmak elbette kolay olmuyor. Tertipli ve düzenli bir sistem kurup çalıştırmamız gerekiyor. Bu rutini sürekli olarak gerçekleştirebilmeyi de sistemi zora sokacak şeyleri yapmayarak sağlıyoruz. Gelen siparişler için birleştirme, değiştirme ve ekleme işlemlerini bu yüzden sağlayamıyoruz. Bu talepler genel olarak ekleme şeklinde oluyor. Ve biz bunu yapıyoruz dediğimizde şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz.

Günde 5-10 defa siparişime ekleme yapmak istiyorum şeklinde talep alıyoruz. Gelen her talep için, tüm sipariş akışı durduruluyor, yüzlerce sipariş arasından eski sipariş bulunuyor, paket açılıyor, talep edilen ürünlerin stok düşümü kontrol ediliyor, pakete ekleniyor, yeniden paketleniyor, faturası muhasebeye gönderiliyor, muhasebede gerekli revizeler yapılıyor, fazladan ödenen kargo ücreti varsa iade ediliyor, ekleme yaptığı sipariş için çıkan kargo kaydı iptal ediliyor, muhasebeden gelen revize fatura siparişe ekleniyor, ve tekrar paketleniyor. Bu işlem, gelen tüm ekleme talepleri için tekrarlanıyor.

Her gün 15:00′ dan önce gelen siparişleri 17:00′ a kadar yetiştirmek için canla başla çalışan ekip için bu ekleme işlemi zulüm haline geliyor. Bu eklemelerden dolayı hata oranı artıyor, siparişleri yetiştirememe riski artıyor. Tam her şeyi hallettik siparişler bitti rahatladık derken hop sipariş ayıklamaya başlıyoruz, moral bozucu motivasyon kırıcı da oluyor.  Tüm bunları yaşayıp ciddi sıkıntılar çektiğimiz için bu işi sistemi zora sokmayacak şekilde yapana kadar yapmama kararı aldık. Müşterilerimize de şu şekilde açıklama yapıyoruz. Tüm müşterilerimizin siparişini söz verdiğimiz şekilde hazırayabilmek için siparişlerde ekleme, çıkartma, değişim yapamıyoruz.

Bu durum elbette böyle devam etmeyecek bu ekleme çıkarma değişim işlemlerini sistemi zora sokmadan halledecek yeni bir sistem üzerinde de çalışıyoruz, onu da boşlamış değiliz.

Bu detaylı ön tanıtımın ardından dün aldığımız bir müşteri tepkisini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir müşterimiz sipariş veriyor ve siparişine 4 adet ürün eklemeyi unutuyor, ürünlerin toplam değeri 8 TL civarında. Bize şöyle bir twit atıyor: Robotistan sipariş verirken sepetime ürün eklemeyi unutmuşum, şu ürünleri de pakete ekleyip hediye edin bari 🙂 

Bizde cevap olarak: Maalesef siparişleri hatasız ve hızlı çıkarabilmek için birleştirme, değiştirme ve ekleme yapamıyoruz 🙁  twitini atıyoruz.

Ardından müşteriden şu iki twit geliyor:

telefonla arayınca fark ettim. 3-5 TL ürün eklemek için 5 TL kargo parası vermek saçmalık. Hem de perpadan perpaya gönderim için

bu nedenle en sevdiğim sitelerden birisi olmanıza rağmen artık kesinlikle alışveriş yapmayacağım ve öğrencilerime önermeyeceğim.

Yaptığımız işi çok fazla sevmemize rağmen böyle olaylar olunca yıkılıyoruz. Tüm ekibin enerjisi bir anda bitiveriyor. Tüm uğraşlarımız emeklerimiz o an boş bir uğraşmış gibi geliyor.

Sağolsun müşterimiz iki twitte bir sürü noktaya değinmiş.

Burada bizim neden siparişe ekleme yapamadığımızı yukarıda yazdım bunun ekleme yapılacak ürünlerin maddi karşılığı ile bir ilgisi yok. 149 TL lik bir ürün eklemek istese de biz aynı tepkiyi veriyoruz. Onu geçtim 150 TL nin üzerinde iki siparişi olan müşterilerin siparişlerini de birleştirmiyoruz. (iki kargonun da ücretini biz ödüyoruz)

Sipariş hazırlama hengamemizin içerisinde yüzlerce siparişin adresini tek tek kontrol edip içinde perpa’dan gelen varmı diye ayıklama yapma imkanımız da yok. Velev ki ayıkladık diyelim, bizim işimiz kapı kapı gezip teslimat yapmak değil. Bu yüzden kargolar ile çalışıyoruz.

Müşterimiz ekleme yapamıyoruz dememize rağmen hala 3-5 TL ürün eklemek için 5 TL kargo parası vermek saçmalık diyor. Ne diyebilirsiniz ki bu duruma? Bir kere o ekleme değil ayrı bir sipariş. Biz, o 3-5 TL lik siparişleri hazırlarken, 0,2 TL lik siparişe bile fatura keserken, kutularken paketlerken hiç gocunmuyoruz. O 5 TL de sanki bizim cebimize giriyor direkt kargoya veriyoruz.

Birde hediye mevzusu var. Bir insan başka birisinden bana bunu hediye et nasıl der? Demek ki müşterimiz bizi kendisine çok yakın hissetmiş ki böyle bir talepte bulunabiliyor, ne güzel. (bu talebin sosyal medyadan, herkesin gördüğü bir ortamdan geldiğini unutmamak gerek) Biz bu hediyeyi versek ne olur biliyormusunuz. Bir anda bana neden hediye vermediniz yada bana da hediye verin diye twit atan yüzlerce haklı müşteriyi karşımızda buluruz. Biz tüm müşterilere adaletli şekilde aynı hizmeti sunmaya çalışıyoruz. Gönlümüzden bir şey kopar destek oluruz başka şeyler yaparız o ayrı. Ama her talebe aynı şekilde karşılık vermemiz gerekiyor. Biri hediye istedi verdik öbürü isteyince vermeyince ne diyeceksiniz? Bunun hediyenin maddi karşılığı ile bir alakasının olmadığı yeterince anlaşılırdır umarım.

Durum bizim tarafımızda bu kadar net ve normal iken müşterimiz son twitinde dediği en sevdiğim sitelerden birisi olmanıza rağmen artık kesinlikle alışveriş yapmayacağım ve öğrencilerime önermeyeceğim sözü ile bizi uzay boşluğuna gönderiyor.

Bu örnek ilk de değil, her hafta bir kaç defa böyle şeyler yaşıyoruz ve bize çok ters şeyler olduğu için alışabilmiş de değiliz. Müşterilerimiz taleplerinin bizim tarafımızda nelere sebebiyet verdiğini düşünmeden istiyorlar ve ne yazık ki bizleri üzüyorlar.

Türkiye’de iyi ticaret yapmak çok zor ama pes etmeyeceğiz.

Mağarada yaşamak

Bu yazıyı 6 gün önce bitirmek için kendime ve Fırat kardeşime söz vermiştim. Bitiremedim. Umarım kendisini hayal kırıklığına uğratmamışımdır. 6 gündür kafamda tüm kısımlarını oturtmama rağmen yazıyı tamamlayamamış olmamın sebebi elbette belli, çağımızın hastalığı: yoğunluk.

Son zamanlarda temas kurduğum kişilerin bir çoğu yoğunluktan dert yanıyor. Herkesin farklı bir telaşesi var. Biz de kendi işimizde ziyadesiyle yoğun bir tempoda çalışıyoruz. Çok şükür yaptığımız işten keyif alıyoruz ve fazla çalışmak bizleri çok yormuyor.

4-5 ay öncesine kadar da gene yoğun çalıştığımdan lüzumsuz işlere pek zaman ayıran biri değildim. Benim için en büyük keyif ailemle geçirdiğim zamanın yanında işimizde çeşitli başarılar elde etmekti. İşim gereği de sürekli yeni fikir ve projelerle uğraştığımdan başarılı olabilmek için belli alanlara yoğunlaşıp sıkı şekilde çalışmam gerekiyordu. Ben bu çalışma dönemlerimi kendi tabirimle “mağarada yaşamak” olarak isimlendiriyordum. Sonra işlerin artmasıyla bu dönemlerde arttı ve artık mağarada yaşamak benim için bir yaşam biçimi haline geldi. Bu süreçte işe verdiğim zamanın çok fazla artması ve evlililiğin getirdiği sorumluluklar ile kendime hiç zaman ayıramaz oldum. Giderek yaşamaktan aldığım keyif azaldı, huzursuz oldum, hemen toparlanmaya çalıştım. Kendimce zaman yönetimimi, mağarada yaşama kurallarımı revize ettim. Şu an çok şükür keyifli şekilde sürdürüyorum hayatımı.

Bu doğrultuda sizlere mağarada yaşamak için neler yaptığımdam bahsedeceğim.

-Her şeyden önemlisi erken kalkmak. 05:45 de kalkıyorum. (daha da erkene çekmeye çalışıyorum) Eğer erken kalkmayan birisi iseniz erken kalkmaya başladığınızda gününüzün nasıl daha verimli geçtiğini görecek ve geçmişe dair türlü pişmanlıklar yaşayacaksınız.

-Uyandıktan ve kendime geldikten hemen sonra 45 dk kendime zaman ayırıyorum. Her gün düzenli yapmak istediğim şeyleri bu zamanda en dinlenmiş anımda, şehir daha sessizken yapıyorum.

-İş yerimdeki mesaiyi esnetebildiğim için sabah erken gidip akşam erken çıkmaya çalışıyorum bu bana trafikte az kalmaktan dolayı günde 1 saat kazandırıyor. Üstüne 1 saat fazladan trafikte durmadığım için daha az yorgun oluyorum. Bu 1 saati evde çalışarak değerlendiriyorum.

-Televizyon izlemiyorum. Evde zaten televizyon yok. Bununla birlikte takip ettiğim yerli yada yabancı bir dizi de yok. Belki bazı dizilerin internetten izlenmesini kabul edebilirim ama kesinlikle tv izlenmesine karşıyım. Televizyonun insanın zekasını, düşünme ve sorgulama kabiliyetini törpülediğine inanıyorum.

-Sosyal medyayı ölmeyecek kadar kullanıyorum. Twitter ve LinkedIn dışında kullandığım bir platform yok. LinkedIn’e haftada bir giriyorum. Twitterdan da genel gündeme bakıyorum.

-Bilgi kaynaklarının temizliğinden duyduğum şüpheden ve saçma sapan tıklama haberciliği yapmalarından dolayı haber sitelerine çok nadiren giriyorum.

-Kalan vakitlerimde önceliği aileme veriyorum. Oradan kalırsa da vaktimi faydalı şeyler okuyup izlemeye, düşünmeye ve çalışmaya ayırıyorum.

-Mümkün olduğunca erken yatmaya, uykumu olumsuz şekilde etkileyecek atraksiyonlara girmemeye çalışıyorum.

-Hafta sonları mutlaka az da olsa ailemle dışarı çıkıp gezmeyi ve 1 film izlemeyi atlamamaya çalışıyorum.

Genel olarak aklıma gelenleri yazdım, bundan sonra de gelirse severek revize ederim. Tabi bu yazdıklarım haricinde de birçok şey yapıyorum ama bu konuda önemli olarak gördüklerim bunlar. Bu yazdıklarım belki bir çok kişiyi ürkütebilir, zor veya saçma gelebilir. Ama bir şeyler düşünmenin, üretmenin tadını alan, bir şeylere inanan insanların bu hayattan, diğer insanlara göre yaptıklarından ötürü daha fazla kalıcı keyif aldığına inanıyorum. Umarım o insanlardan oluruz.

Zaman yönetimi ve bir çok faydalı konuda iyi bilgi alabileceğiniz http://barisozcan.com/ http://firatdemirel.com/ Başka Bir Şey sitelerine mutlaka göz atmanızı tavsiye ediyorum.

Mağaradan selamlar.