İçimdeki öküz: PayPal’ın kapanması.

Üç aya açılacak, şu tarihte açılacak, görüşmeler devam ediyor vs. derken; bugün itibariyle 220 ülkede faaliyet gösteren PayPal, Türkiye’de kapanalı tam 2 yıl 2 ay oldu. Neden kapandı, kim haklı, kim haksız, umrumda değil. Sadece geçen süre zarfında, nelere şahit olduğumu anlatmak istiyorum. İçimde bir öküz oturuyor, canınızı sıkacağım için üzgünüm!

Bir arkadaşım, eşi ve annesi ile birlikte yapmış oldukları elişi tekstil ürünlerini Etsy üzerinden satıyordu, PayPal’ın kapanmasından önceki son ayda (Mayıs 2016) aylık cirosu 15 bin USD’ye yaklaşmıştı. Tam kendisini bu işe adayıp mevcut işinden ayrılacakken PayPal kapandı. Bir kaç aya düzelir diye beklediler ama olmadı. Kurmuş oldukları tüm düzen sarsıldı.

Başka bir arkadaşım yapmış olduğu görsel tasarımları dünyanın diğer ucundaki müşterilere çeşitli siteler vasıtasıyla ufak tefek ücretlerle satıyordu. Freelancer olarak tam istediği, giderlerini karşılayacak parayı kazanmaya başlamışken PayPal kapandı. Başta anlam veremedi, kabullenemedi sonra özgürlüğü elinden alınmışçasına yıkıldı.

Son hikaye ise bizim hikayemiz. 2016’nın başında ürettiğimiz Tinylab ürünümüzü PayPal’dan tahsilat yapabildiğimiz için 65 ülkedeki 1000’den fazla müşteriye satarak 83 bin USD gelir elde etmiştik. Bu bizim için dönüm noktasıydı, içimizde öyle bir ateş yakmıştı ki, o ateşle dünyayı değiştirebileceğimizi düşündük. Sonra yeni ürünlerin tasarımına giriştik. Ülkemizde yüksek teknoloji olarak nitelendirilen elektronik kartları ürettik. Ürettiğimiz bu ürünlere; Amerika’dan, Japonya’dan, Avrupa’nın tüm ülkelerinden hatta Çin’den bile müşteri bulduk. Bizim için okyanusu yüzerek geçmeye eşdeğer olan bu süreci aştıktan sonra ne mi oldu? PayPal kapandı! Müşterilerden tahsilat yapamadık. Hiç kimse 50-100 USD’lik bir ödemeyi banka yoluyla yapıp 40-50 USD komisyon ödemek istemiyordu, ki zaten bir e-ticaret sitesi için bu çağdışı talebi duyan müşterilerin tüm güveni sarsılıyor, arkalarına bakmadan uzaklaşıyorlardı. PayPal dünyanın bir çok ülkesinde güvenli ödeme aracıydı ve siz internet sitenizde bunu desteklemeyince şüphe uyandırıyordunuz. Biz de bu saçmalığın hızlıca çözüleceğini düşünerek bekledik..

Eminim yukarıdaki 3 yaşanmış hikayeden daha vahim durumda olan onlarca insan vardır. Bu durumları yaşayan insanların ortak özellikleri, ellerinde çok büyük bir parasal güç olmadan katma değerlerini ortaya koyarak ihracat yapmalarıydı. Bu insanlar aynı gemide olduğu vatandaşlarının cebindeki para ile hayatlarını sürdürmek yerine, gemiye dışarıdan para getirmenin derdindeydiler. Bu insanlar yaptıkları ticaretin hem kendilerine hemde ülkelerine yararlı olması için savaşan insanlardı..

Gelelim hikayelerin sonlarına..

Tekstil işi yapan arkadaşım; Malta’da şirket kurdu, mevcut işinden ayrıldı, satışları gayet güzel devam ediyor. Şu an aylık 50 bin USD civarında cirosu var. Döviz kuru her arttığında maliyetleri düşüyor, karlılığı artıyor. Kur arttığı için memleket adına üzülse de, ihracata teşvik oluyor diye düşündüğü için mutlu.

Tasarımcı arkadaşım, Amerika’daki bir tanıdığının PayPal hesabını kullanarak  işini yapmaya devam etti. Ta ki son 2000 USD’sini o tanıdığına kaptırana kadar. Ardından yurtdışındaki tasarım ofislerine iş başvurusu yaptı. Londra’dan kabul aldı, bir senedir orada, keyfi de yerinde.

Biz de “yeterli süre” bekledikten sonra önce New York’ta ardından Berlin’de şirketlerimizi kurduk. Şimdi 1 değil 2 tane PayPal hesabımız var. 🙂 Dünyanın dört bir yanına, üretmeye devam ettiğimiz o ürünlerimizin satışını gerçekleştiriyoruz. Başkalarının olmasa da kendi dünyamızı değiştiriyoruz.

İşine tutkuyla bağlı olan insanlar için bu yasakların bir önemi yok. Çözdükleri yüzlerce problem gibi bunları da çözüyorlar. Tabii bunu yaparken bir fark oluyor hayatlarında, artık vergilerini Türkiye’ye değil Amerika’ya, Almanya’ya, Malta’ya ödüyorlar..

 

Tüm Üniversitelerde “Girişimcilik 101” Dersi Okutulmalı!

Geçtiğimiz günlerde bir grup elektrik-elektronik mühendislik fakültesi öğrencileri ile sohbet ederken, buradaki arkadaşların 4’de 1’i mezun olduktan sonra iş bulamayacak dedim. Hiçbirinin yüz ifadesi değişmedi; ne üzüldüler, ne şaşırdılar. Hiçbiri kendisini %25lik genç işsiz oranın içerisinde görmüyor. Bir baktım ki benim onlar için endişelendiğim kadar, onlar kendileri için endişelenmiyorlar. Bu tepkisizlik karşısında ciddi bir şaşkınlık yaşadım.

Söz girişimcilikten devam etti; fon bulmaya, kitlesel fonlamaya geldi. “Kaçınız Kickstarter’ı duydu?” dedim. Dinleyenlerin en fazla %5’i el kaldırdı. 1-2 sene içerisinde Elektronik, Bilgisayar Mühendisi olacak gençlerimizin Kickstarter’dan haberi yok. Yaşadığım bu ikinci şaşkınlıktan sonra tekrar soru sormamaya karar verdim ve sakince birşeyler anlatmaya çalıştım.

Gençlerimiz genç işsizliğin farkında değiller. Onu giderecek en büyük gücün, kendilerinin girişimci olmasında olduğunun da haliyle farkında değiller. Onların, bizim gelecek umudumuz olabilmeleri için birşeyler yapmalıyız.

Suç sanki iş bulamayan gençlerdeymiş gibi “işsizlik problemi” kavramını kullanmak istemiyorum. Bizim “istihdam problemi”miz var. Bu istihdam problemini gidermek için istisnasız tüm bölümlerde “Girişimcilik 101” dersi okutulmasının muazzam fayda sağlayacağını düşünüyorum.

Sadece mühendislik değil, öğretmenlik, temel bilimler, su ürünleri, hukuk, siyasal, eczacılık aklınıza ne gelirse.. Girişimci olma ihtimali olmayan kişilere bile çok fazla katkı sağlayacaktır, bakış açısı kazandıracaktır.

Derste öyle sınav filan olmayacak, severek katılacak gençler.

Ürün, Pazar, Müşteri, Rekabet, Değer, Strateji, Finans gibi temel bir Pitch Deck sunumunda bulunan başlıklar ele alınacak. Bu konularda nasıl araştırma yapılır, onlar öğretilecek. Dersin sonunda da herkes (fikir orjinal olmak zorunda değil) sanki kendisi şirket kurmuş gibi çıkıp pitch sunumunu yapacak ve notunu öyle alacak.

Dünyadaki farklı girişimler/girişimciler tanıtılacak. Yatırım, yatırımcı nedir, nasıl alınır öğretilecek. Devlet destekleri nelerdir nasıl başvurulur, şirket nasıl kurulur, sorumlulukları nelerdir temel seviyede anlatılacak. Biraz daha konu eklenip 2 dönemlik bir ders bile olabilir. İkinci dönem iş planı hazırlatılabilir.

Her işin olduğu gibi girişimciliğin de bir temeli, bir matematiği var. Ne yazık ki bunun eğitimi hiç bir yerden alınmayınca girişimci yaşayarak öğrenmek zorunda kalıyor ve yıllar kayboluyor. Belki birçoğu bu bilgi eksikliğinden ötürü hata yaparak girişimcilikten vazgeçmek zorunda kalıyor. Düşüncesi bile beni çok heyecanlandıran bu proje, ruhunda girişkenlik olan toplumumuzun girişimcilik ile ilgili hızlı şekilde bilgi sahibi olmasını sağlayabilir. Bu şekilde ne yaptığını bilen, sayıca çok ve nitelikli girişimler çıkarabiliriz.

Bu veya başka bir proje sayesinde %25lik açığı kapatacak hatta üstüne istihdam fazlası çıkartacak girişimler görmek umuduyla..

IOTA Değişen Dünya’nın para birimi mi? Yoksa hepsi bir aldatmaca mı?

Uzmanı olmadığım bir konuda bir süredir edindiğim tecrübeleri, herhangi bir yatırım tavsiyesi oluşturmayacak şekilde paylaşmak istiyorum.

Coin piyasalarında son günlerde farklı bir hareketlilik var. IOTA altcoini 4 günde 1.5 USD’den 5.5 USD’lere kadar çıktı. Gün içerisinde ani düşüşler ile birlikte bir dalgalanma olsa da sürekli bir yükselme halini gözlemliyoruz.

iota_graph

Peki nedir bu IOTA? Bitcoin’den ve diğer alt coinlerden farkı nedir?

IOTA isminin içerisinde geçen IoT ibaresi nesnelerin interneti ile ilgili bir coin olduğunu belirtiyor. Bunu ilk duyan bir çok insanda olduğu gibi bende acaba IoT nesneleri üzerinden madencilik olayını mı çözdüler deyip bir heyecanlanmıştım fakat mevzunun onunla ilgisi yok, üzgünüm.

Mesele, IoT nesnelerinin bağlantı ve kullanım ücretlerinin, kullanım olduğu anda ödenme ihtiyacı ile ortaya çıkıyor. Şu an bu ödemeler genelde aylık olarak yapılıyor, istenen ise bağlantı/kullanım olduğu anda çok küçük parçalar şekilde yapılabilmesi.

Bunu çözdüğünüzde nesneler arasındaki ödeme metotları da geliştirebiliyorsunuz. Örneğin arabanız otoparka gittiğinde otomatik olarak otopark ücretini kendisinin ödeyebiliyor yada elektrikli arabanız şarj olurken ödemesini istasyona otomatik yapabiliyor.

IOTA, bunu gittikçe hantallaşan Blockchain’e alternatif olarak çıkarttığı Tangle teknolojisi ile yaptığını vaat ediyor. Diyor ki:

-Bir yerden bir yere IOTA göndermek için transfer ücreti ödemezsin.

-Transfer süreleri çok kısadır, gerçek zamanlı olarak IOTA transferini gerçekleştirebilirsin.

-Transfer sayıları arttıkça, sürelerde uzama olmaz.

Bu 3 özelliğin eksikliği bugün Blockchain teknolojisininde karın ağrısı oluşturmuş durumda.  Dolayısıyla Tangle bunu çözer ve Blockchain’in sunmuş olduğu merkezi olmayan, takip edilemeyen yapı avantajlarını da elinde tutarsa farklı bir iş başarmış olacak gibi gözüküyor.

MIOTA ile IOTA arasındaki fark nedir?
Bugün 1 IOTA aldım diyen kişi aslında 1 milyon IOTA almış oluyor. Bu da MIOTA yada Mi şeklinde isimlendiriliyor. IOTA’nın hedefinin mikro para transferlerini gerçekleştirmek olmasından ötürü belirlediği stratejik bir adım bu. 1 Mi’nin 5 USD olduğunu düşünürsek 1 IOTA 0,000005 USD oluyor. TL ile çarpsanız bile 1000 tanesi 2 Kuruş yapıyor 🙂

miota

Nesneler arasındaki ödeme ne kadar değerli?

Sizin de tahmin edeceğiniz üzere böyle bir alt yapıyı gerçekten yaptığınızda, ortaya koyduğunuz değerin sadece nesneler arasındaki ödeme sistemi ile sınırlı kalması pek mümkün değil. Eğer IOTA vaatini gerçekleştirebilirse, kullanmış olduğu teknolojinin ne gibi yenilikleri beraberinde getireceğini kestirmek için hayal gücümüzü zorlamamız gerekiyor. Bir kaç örnek verecek olursak:

-Günlük alışverişlerde  kredi kartı yerine geçebilir. Sabah kahve aldığınızda ödemeyi kol saatiniz yapabilir.

-Para transferlerinde banka havalesinin yerini alabilir.

-Sadece ödeme yöntemi olarak düşünmeyin teknolojik altyapısı sayesinde güvenli veri transferi için iyi bir araç olabilir.

-Güvenli veriye bir örnek olarak kullandığınız oyları düşünebilirsiniz. Sandığa gitmeden oy kullanma işlemi yapılabilir.

-Üretilen birçok ürün saas benzeri bir model ile kullanıma bağlı fiyatlandırılabilir.

Bugün itibariyle IOTA’yı değerli kılan şey de sunmuş olduğu bu vaatler.

Hep vaat, hep vaat mi? Şu anki durum nedir?

Bu güzel vaatlerin arkası ne kadar dolu diye baktığımızda bu ana kadar oluşmuş güzel tablo yerini biraz karamsarlığa bırakıyor.

-IOTA’nın saydıklarımızı yapabilmesi için B2B işbirliktelikleri yapması gerekiyor. Nitekim Tesla ve Microsoft ile işbirlikteliği yaptığını duyurdular ama karşı şirketlerden bunu onaylayan net bir dönüş gelmedi.

-MIT üniversitesinden bir grup araştırmacı, algoritmada başkaların parasını harcayabilen bir bug bulduklarını açıklamışlar. IOTA ekibi biz bilerek bıraktık o bug’ı bakalım kim bulacaktı gibisinden garip bir açıklama yaptığına dair bir söylenti var.

-Open source değiller, open source yapacağız diyorlar.

-Hala official wallet çıkmış değil. (1 aya çıkacak diyorlar) Borsalardan walletlara çekilen paralar gerçek zamanlının ötesinde, 2-3 günde ancak transfer oluyor.

-Mevcut walletlardan kendiliğinden kaybolan IOTA’lardan bahsediliyor.

Derinlere indikçe, bunlara ve benzeri şüphe uyandıran ama gerçekliğinden de emin olamadığımız sorunlarla karşılaşıyoruz.

Bugün itibariyle IOTA, bunca şeye rağmen 14 Milyar USD’lik bir market büyüklüğüne ulaşmış durumda. Bu büyüklükten sonra vaatlerin altlarını doldurabilecekler mi, yoksa bir anda yok mu olacak, zamanla göreceğiz. Ama son günlerde tüm yatırımcılarını mutlu ettiği de yadsınamaz bir gerçek.

Bu yazıyı yazma maksadım hızlıca elde ettiğim deneyimleri hap şeklinde merak edenlere aktarabilmekti. Verileri elde ettiğim kaynaklar da çok resmi kaynaklar değil; videolar, forumlar, twitlerden anladıklarımı derledim. Bu yüzden yazıklarıma referansla bir yatırım yapmayınız.

Baba.

Bundan tam 5 ay önce (kızım henüz dünyaya gelmeden) başıma gelecekleri az çok kestirdiğimden, kendimi motive etmesi için çeşitli hedefler koymuştum. İçerik üretmek ile ilgili bu hedefleri bırakın gerçekleştirmeyi yanına bile yaklaşamadım. Yazı yazmayı unuttum desem bile yeridir.

İçine düştüğüm durum, hedeflerimi gerçekleştirememenin çok ötesindeydi. Hayatımın en büyük travmasını yaşıyordum. Artık kitap okuyamıyor, video izleyemiyor, gezmeye gidemiyor, misafir kabul edemiyor, dışarıda yemek yiyemiyor, kendime hiç zaman ayıramıyordum. İş dışındaki zamanım mama, gaz, bez, uyutma ve ev işleri anahtar kelimelerinin arasında geçiyordu. Göbeğim ilk defa bir işe yaramış kızıma taht olmuştu. Koridorda kızımı gezdirmek, arabaya sürülen katırların hayatlarını anlamamı sağlatmıştı.

Şu zaman geçer, bundan oldu, şöyle düzelecek diyerek kendimi avuttum, gerçekle yüzleşmeyi sürekli erteledim. Bir müddet sonra çırpınmayı bıraktım ve durumu kabullendim. Evet, ailem artık 3 kişiydi. Ve hayatımız birdaha eskisine benzemeyecek şekilde tamamen değişmişti. Bir yakınımın evlilikten ve çocuktan sonra hayatın değişmesinin kıyaslanamayacak kadar farklı olduğunu söylediği günler geldi aklıma. Farklı olacağını düşünüyordum ama bu kadarını da değil.

Bu hazırlıklı olduğunu sanıp hazırlıksız yakalandığım süreçte yeni yeni kendime gelebiliyorum. Şokun etkisinin geçmesi ile birlikte tüm gelecek planlarımı, günlük yaşatımı update etmeye, hayatımı hackleyerek kendime zaman ayırmaya çalışıyorum. Bu şekilde fırsat kollayarak yaşamaktan da farklı bir keyif almaya başladım desem yeridir. 🙂

Yaşadığım bunca türbülansa ve çok taze bir baba olmama rağmen rağmen diyebiliyorum ki, çocuk sahibi olmak, çocuğunuzun bir gülümsemesi ile tüm sıkıntıları unuttuğunuz mucizevi bir olay. Büyümesini gözlemlemeniz, sizinle olan etkileşimleri, yeri geldiğinde ağlaması bile başka hiç bir şeyden alamayacağınız bir keyif veriyor. Ve bu keyif herşeye değiyor.

Hayatımıza hoşgeldin güzel Zeynebim. İyiki geldin. Çok şükür.

2016 Değerlendirmesi

Her yıl, yıl sonlarında geride kalan senenin bir değerlendirmesini yapmaya çalışıyorum. Bugüne kadar yaptığım değerlendirmelerin çoğu iyi not tutamadığımdan ve hafızamın iyi olmamasından ötürü dağıldı gitti. Bu sefer blog’a yazıyorum. Umarım bu kayıt uzun yıllar işime yarar.

Bu yıl hayatımın, tamamını evli olarak geçirdiğim ilk senesiydi. Bu vesileyle yepyeni bir hayatım oldu diyebilirim. Kendi ailemin şehir dışında, eşimin ailesinin İstanbul’da olması yıllardır çektiğim aynı şehirde akrabam olması hasretini büyük ölçüde dindirdi. Çok fazla yeni insan ile samimi oldum. Yaşam şeklim tamamıyle değişti, düzenli bir hayatım ve farklı sorumluklarım oldu. Sözlüğümdeki aile kavramının içeriği çok değişti. Çok şey öğrendim. Bunların hepsini biraraya aldığımda yuva kurmak, herkese tavsiye edebileceğim ve şu ana kadar yaşadığım en iyi hayat deneyimim oldu diyebilirim (çok şükür) umarım bu, herkes için öyle olur ve öyle de kalır. Bir kaç gün içerisinde de bebeğimizin dünyaya gelmesini bekliyoruz. Şu an bunun heyecanı içerisindeyim ne olduğunu, neler olacağını tam olarak kavrayamasamda içimdeki heyecanı tarif etmem çok zor. İnşallah sağlıklı ve hayırlı bir evladımız olur ve vatana millete hizmet eder.

İşe gelecek olursak oldukça hareketli ve bol girişimli bir yıl geçirdim. Robotistan için geçtiğimiz yıllarda yakaladığımız büyüme ivmesini, bir çok sıkıntıya rağmen koruyabildiğimiz bir yıl oldu. Maker hareketinin ülkemizde olumlu karşılık bulması, gençlerimizin ve ebeveynlerimizin kodlamaya karşı gösterdikleri ilgi sektörümüzün genişlemisini sağladı. Bizde bu fırsatı iyi değerlendirdik müşterilerimizin ihtiyaçlarını iyi okuyarak, onların beğenisini kazanarak bu yılı da başarılı şekilde atlattık. Robotistan’ın son 4 yılda gösterdiği bu başarı Fast 50 Türkiye listesine 6. sıradan girmemiz ile ödüllendirilmiş oldu. Tüm ekibimize ve müşterilerimize sonsuz teşekkürlerimi tekrar iletiyorum.

Bu büyümenin verdiği güç ile Makerhane ve Sixfab isminde 2 yeni girişim kurduk. Makerhane’yi makerların eğitim, etkinlik, atölye ve malzeme ihtiyaçlarını giderebilecekleri bir fiziksel alan olarak kurguladık. Makerhane’den maksadımız para kazanmak hiç olmadı makerlara keyif vermeyi, daha fazla insana üretim aşkını aşılamayı hedefledik. Bugün geldiğimiz noktada bizlere istediğimiz görüntüleri veren bir mekan haline geldi bile. Umarım Makerhane’yi 2017de çok daha iyi yerlere taşırız. Bu doğrultuda canla başla çalışan ortağım İlge’ye teşekkürlerimi iletiyorum

Bulunduğumuz maker dikeyinin global pazarında Robotistan olarak sadece al satçı bir konumda, bu kadar uzun süre, maker ve mühendislerden oluşan bir kadro ile üretim yapmadan duramazdık ve Sixfabi’i de bu doğrultuda kurduk. Başarılı 2 kitlesel fonlama süreci atlattık, bundan sonrada bizi heyecanlandıran ürünler üretmeye devam edeceğiz inşallah. Global pazarın en değerli markalarından bir olmayı hedefliyoruz.

Bu girişimlere ek Robotistan olarak, benimde ortağı olduğum, Nodez girişimine tohum yatırımı yaptık. Nodez, detaylarını yakında öğreneceğiniz son kullanıcılar için ev ortamında kullanabilecekleri IoT ürünleri üreten bir girişim. İnşallah başarılı oluruz.

Tüm bunlar kesmedi, üstüne bireysel olarak 2 küçük girişim denemesi daha yaptım.

Biri eşim ve kayınvalidemi gazlayıp Etsy üzerinden kendi el yapımı minderlerimizi satmaya çalıştığımız girişimdi. Minderler o kadar güzel oldu ki, Etsy ekibini el yapımı olduğunu ikna edene kadar haftalarca uğraştık, tüm üretim aşamalarını fotoğrafladık zar zor ikna ettik. Tam başladık satış yapmaya Paypal Türk kullanıcılara hizmet vermeyi durdurdu, bunun üzerine tahsilat sorunumuz oldu motivasyonumuz da kırıldı üstüne de fazla düşemedik ve girişimi büyütemeden batırdık.

Diğeri ise 2 yakın arkadaşımla denediğimiz Open Desk üreticiliğiydi. Hiç makine ve ekipmanımız olmadan keresteciler sitesinin altını üstüne getirerek üretim denemeleri yaptık. Ulaştığımız sonuç; üretimi yapabiliyorduk ama ürettiğimiz ürünler satamayacağımız düzeyde pahalıya mal oluyordu. Üstelik maliyet, kendi makinamızı alsak ahşabı topluca alsak bile istediğimiz seviyelere düşmüyordu. Bu sebeplerle girişime olan inancımızı kaybettik ve başarısızlıkla sonuçlandı.

Bol girişimlerle geçen bu yılı tek bir kelimeyle özetlemeye kalktığımda karşıma büyük bir “yorgunluk” çıkıyor. Evet çok yoruldum. Girişimciliğe olan aşırı ilgimden ve yeni şeyler yapmak istememin doğurduğu sorumluluklardan çok yoruldum. Bu yorgunluktan çıkardığım en büyük ders enerjimi bölerek kullandığımda verimimin çok düştüğünü fark etmek oldu. Bundan sonra daha çok fokuslanarak ve daha çok sabredip sonuç alarak çalışmam gerektiğini anladım. Bu doğrultuda 2017 yılında yeni hiç bir girişime başlamamaya kendime söz verdim. Bu yıl eldekilerin değerini arttırma ve sabretme yılı olacak.

2016 bana çok fazla şükür etmem gerektiğini ve ne kadar aciz olduğumu hatırlattı.

Umarım 2017 tüm insanlar için hayırlı, bereketli ve bol şükürlü bir yıl olur.

Selam Ortadoğulu

Eğer bir ortadoğulu iseniz çevrenizdeki gelişmeleri düşünüp sorgulamaya vakit ayıramadan yeni bir gelişme ile karşı karşıya kalırsınız. Bu gelişmeler ise genellikle ortadoğulu olmayanların kurguladığı, başka ortadoğuluların uyguladığı patlama, işgal, bombalama, darbe gibi eylemlerdir.

Eğer bir ortadoğulu iseniz çevrenizdeki ortadoğuluların bulunduğunuz yerden gitmek istemesine özenip sizde gitmek istersiniz. Kalıp birşeyleri değiştirmenin doğru olduğunu bilerek, gittiğinde ikinci sınıf insan muamelesi göreceğini bilerek, gitmemeyi isteyerek, gitmek istersiniz.

Eğer bir ortadoğulu iseniz ölümden değil ama yaşamaktan çok korkabilirsiniz hatta bu korku o kadar fazladır ki çocuklarınızın aşırı korkmaktan ağlayamadıklarını bile görebilirsiniz.

Eğer bir ortadoğulu iseniz kavramların sizde karşılığı başkalarına göre çok farklıdır. Kamp, çadır, battaniye hobi malzemesi değil, eviniz bombalandığında belki yardım olarak alabileceklerinizdir.

Eğer bir ortadoğulu iseniz dininiz bellidir ama seçeceğiniz cemaate yada mezhebe göre hangi din kardeşinizle düşman olacağınızı belirlemek zorundasınızdır.

Eğer bir ortadoğulu iseniz çelişki hayatınızın bir vazgeçilmezidir. Ülkenizde bomba patladığı bir gün yas tutup isyan edebilir, celladınızdan medet umabilir veya üzülmeyi bile bir lüks olarak görebilirsiniz.

Eğer bir ortadoğulu iseniz hayallerinizi ötelemek için kurarsınız ve Ütopya en çok size yakındır.

Ve eğer gerçek bir ortadoğulu iseniz sizi hayata bağlayan şey inancınızdır ve sizin için dünya değiştirilecek bir yerdir.

Yeni Kickstarter Projemiz

Uzun bir süredir 2 yeni proje üzerine çalışıyoruz. Birtanesi henüz tamamlanmadı, bir aksilik olmazsa Ocak ayının ortalarında duyuracağız. Diğerini duyurmaya ise 24 saatten az bir süre kaldı.

Daha önce bir kitlesel fonlama maceramız olmuştu. (https://www.indiegogo.com/projects/tinylab-prototype-easier-than-ever-arduino#/) Bu deneyim ile acaba biz de üretebilirmiyiz? ürünümüzü beğenen/satın alan olurmu? gibi korkularımızdan kurtulmuştuk. Bizim için bir milat, bir kırılma noktası olan tinylab şu an dünyada 60 ülkede, bir çok insan tarafından kullanılıyor. Yaşattığı hissi, verdiği hazzı tarif edemem.

Bu tecrübe ile bulunduğumuz pazarda bizimde söz sahibi üreticilerden biri olabileceğimize dair inancımız oluştu. Bu doğrultuda daha çok müşteriye ulaşabilmek adına maker pazarının merkezi olan Amerika’da yeni gözbebeğimizi Sixfab Inc.‘yi kurduk. Bundan sonra maker dikeyinde üreteceğimiz ürünleri bu şirketimiz üzerinden dünyaya sunacağız. Amerika’da kurmamızın bir diğer sebebi de, en büyük kitlesel fonlama platformu olan Kickstarter‘a fonlama ihtiyacı olan projelerimizi koyabilmek. (evet ne yazık ki Türkiye’den koyamıyoruz) İnşallah yaptığımız tüm bu hazırlık hepimiz için hayırlı olur.

Tinylab projemizi hayata geçirmemizi sağlayan, kitlesel fonlama bilgi dağarcığımızı oluşturan ve şu anda, bir pazar günü Ocak ayında lanse edeceğimiz diğer projemiz için ofisimizde canla başla çalışan Okan, Onur ve Yasin’e, tinylab’i tasarlayan Yusuf’a, üretim ve dağıtım kahrını çeken Mustafa’ya, yarın duyuracağımız projemiz için, işe girdikleri zamandan beri harıl harıl çalışan, günlerdir uyku uyumayan Mahmut ve Metine, grafik tasarım ihtiyaçlarımızı anında çözen Mehmet’e ve tüm bu üretim ve fonlama maceramızda taşın altına elini koyan tüm Robotistan ekibine, bizimle aynı heyecanı paylaşan arkadaşlarımıza, ailemize, Amerika ile aramızdaki mesafeleri kısaltan Meli abimize, ismini sayamadığım tüm gizli kahramanlara ve bizlere güvenen müşterilerimize çok teşekkür ediyorum.

İnşallah başarılı oluruz da ülkemizin en çok ihtiyacı olan katma değeri yüksek üretime bir nebze katkı sağlarız.

Vatana millete hayırlı uğurlu olsun.

Bu bataklıktan üreterek çıkacağız!

Bir aydan fazladır blogda yazı yazmıyorum. Bu sürenin bir kısmında Kudüs-Tel Aviv-Mekke-Medine seyahati yaptım. Geldiğimde yoğun bir iş temposunda buldum kendimi. Seyahat notlarımı toparlamaya imkan olmadan darbe girişimini tecrübe etmek durumunda kaldık. Hala olayın etkisindeyiz. Seyahat notu paylaşacak hal de kalmadı. Daha önemli mevzularımız var artık. Bu yazının başına da bir kaç defa oturdum ama tamamlamam günlük hayatı etkileyen gelişmelerden ötürü uzun sürdü.

Bir kaç sene öncesine kadar pek yurt dışı seyahat deneyimim yoktu. Birşeyin değeri yokluğunda anlaşılır ya, bende vatanın ehemmiyetini o dönemlerde çok idrak edemiyordum. Sonraları farklı yerlere gittikçe, kendi topraklarımız haricindeki yerlerde yabancılık hissettikçe, ikinci sınıf insan muamelesi gördükçe, ne kadar iyi insanlar olursa olsun çevrendeki yabancıların sana asla bir vatandaş gözüyle bakmayacağını fark edince anladım ki vatan, yaşamak için olmazsa olmazlarımızdan. Bizim bir tane vatanımız var. Ve onun vatan olarak kalması da bizim önemli görevimizden biri.

Bugün kendi vatanımıza şöyle bir baktığımızda dünyada eşi benzeri olmayan bir manzara ile karşılaşıyoruz. Şimdi bir kaç saniyeliğine durun, düşünün ve aklınıza gelebilecek bütün ülke ve örgüt isimlerini sayın. Bu saydıklarınızın bir çoğu ile biz neden kötü ilişki içerisindeyiz? Neden bizim başımıza musallat olmuş durumdalar? Neden bizi belirsiz bir bataklığın içerisine çekiyorlar? Biz normal vatandaşlar olarak bu etkenler karşısında ne yapacağız? Neden bir gündeme daha alışamamışken/anlayamamışken hemen bir yenisi ile boğuşuyoruz. Neden her hafta, yaptığımız gelecek planlarımızı yenilemek zorunda kalıyoruz? Bu sorularınıza siyasi bir yazı yazıp cevap vermeyeceğim, ben bu haftalarda bu yazıları okumaktan bıktım, böyle bir yazı yazmak da becerebileceğim bir iş değil zaten. Bize düşen, bu buhranı seyretmeye bir an önce son vermek, kendimize gelmek ve zaten sınırlı olan zamanımızı herhangi birşeye tesiri olmayacak işlere ayırmaktan vazgeçmek.

Ülkemizdeki sıkıntıları, sorunları sıralayalım desek ne kadar çok konuşuyoruz öyle değil mi? Peki ya bunların çözümü için öneride bulunalım desek? Bu sorun yığını karşısında topyekün bir çözüm üretmek pek mümkün değil ama içerisinden sebebini anlayıp çözebileceklerimizi belirlesek bunlara yoğunlaşsak en azından bir ilerleme kaydedebiliriz. Ve böyle böyle o sıkıntı dağlarını eritebiliriz. Bu doğrultuda sizlere uykularımı kaçıran, moralimi bozan üretim problemimizden bahsedeceğim.

Toplumumuzun genlerine nereden gelip yerleştiği belli olmayan “az çalışıp çok kazanayım” ilkesinin bir sonucu olarak, büyük bir üretim/tüketim dengesizliği sorunumuz ortaya çıktı. Üretim maliyetlerine katlanıp, çalışıp, uzun vadede kazanç elde etmek yerine, tembellik edip, başkasının ürettiğini alıp, satıp, kısa vadede kazanç elde etmeyi tercih ediyoruz. Buna o kadar çok alışıp üretimden o kadar çok uzaklaşmışız ki üretmeyi bu topraklarda yapılamayacak, bizim başaramayacağımız bir şey zannediyoruz. Üretmekten korkuyoruz. Sayıları ziyadesiyle az olan üretim sevdalılarımızın birçoğu da toplumun bu ters bakışı karşısında eriyip gidiyorlar. Toplum, doğru bildiği yanlıştan ötürü üretim potansiyeli olanlara enayi gözüyle bakıyor, üreticiye saygı göstermiyor. Üretmenin verdiği mutluluğun, motivasyonun, keyfin tadını bilmiyoruz. Üretilen bir ürüne hep tüketici bakış açısıyla baktığımız için üretimdeki emeği göremiyor ve ürüne gereken değeri veremiyoruz. Bu bakış açısıyla çok üzücüdür ki bu topraklarda üretilen yerli ürünlere ayrıcalık sağlamamız gerekirken hakettikleri değeri bile veremiyoruz. Bu döngüyle üretim kültürümüzden gittikçe uzaklaşıyor ve üretim – tüketim arasındaki makası gittikçe açıyoruz. Buna bir “hey napıyoruz biz” demenin vakti geldi.

Üretim-tüketim dengesizliğinden ötürü ne idüğünü bilmediğimiz yabancılarla ilişki kurmak zorunda kalıyoruz. Üretimin gücünü elimize almadığımız her zaman da bu niyeti belli olmayanlara para kazandırıyor, onların güçlenmesini desteklemiş oluyoruz.

Arkadaşlar, vatanımıza yapılan bu darbeyi kafamıza yediğimiz bir sopa gibi görüp kendimize gelmeliyiz. Üreten bir toplum olma yolunda koşar adım ilerlemeliyiz. Bu doğrultuda eksikliklerimizi hatalarımı tespit edip onları düzeltmeliyiz. Üretim olarak da sadece teknolojiden, elektronikten bahsetmiyorum. Şu an için zahirde en ehemmiyetli olan alanlar onlar ama biz toplum olarak ürettiğimiz zaman ancak o alanlarda iyi üretimler yapabiliriz. Üretimin tekrar kültürümüze yerleşmesi için çifçisinden tekstilcisine, öğretmeninden mühendisine, ev hanımından doktoruna, yazarından şairine, sanatçısından işçisine topyekün şekilde hayatımıza üretimi sokmalıyız.

Gelin hep birlikte üretime sarılalım, hayatımızda ona yer verelim ve üretmekten korkmayan nesiller yetiştirelim. O zaman daha özgür bir vatana sahip olmanın tadını alacağız inşallah.

Biz bitti diyene kadar başımıza gelenler

-Euro 2016 kupası kapsamında Eyfel kulesinin renkleri en çok tweet atan ülkenin rengine bürünecekti. Büyük bir özveriyle, toplam atılan tweetlerin %36’sını biz attık, bizden sonra en çok tweet atan ise %12 sini attı.

-Federasyon 23 kişiden oluşan futbol takımı ile birlikte 627 kişiyi 3 uçakla Fransaya götürdü.

-Fatih Terim £2.7m yıllık kazanç ile (aylık 1 milyon TL’ye tekabül ediyor) turnuvanın en çok kazanan 3. teknik direktörü oldu. Final gruplarına kaldığı için de 500 bin euro prim kazandı.

-Fatih Terim rakip takımın maçını izlemeye helikopter ile gitti.

-Ülkenin bir çok büyük markası milli takıma özel reklam filmleri çektiler. Bu filmler dakikalarca televizyonlarda yayınlandı. Milli takımdan bir çok isim bu reklamlarda oynadı.

Futbol, okulda, ders aralarında kafa dağıtmak için oynanan bir oyundur. Dersi iyi dinleyip çalışırsanız tenefüsteki futboldan çok keyif alırsınız. Kafanızı dağıttıktan sonra dersinizi daha zinde dinlersiniz. Arkadaşlarınızla oyun oynadığınız için daha iyi motive olursunuz. Derslerinizde de bu motivasyonun katkısını alırsınız.

Bu tanımı doğru kabul etmeyecek pek kimse yoktur sanırım. Fakat ülkemiz, şu anda okula sadece top oynamaya giden yaramaz çocuklar gibi gözüküyor.

Yukarıdaki yazılanlara ve mevcut görüntüye bir bakın. Toplam harcanan parayı, milyonlarca insanın harcadığı zamanı bir düşünün. Bu milli kaynakları nasıl bu kadar rahat tüketiyoruz? Nasıl bu kadar rahat zaman öldürüyoruz? Ülkenin onlarca önemli gündemi varken nasıl bir numaraya futbolu koyabiliyoruz? Neden bu kadar abartıp, olması gerektiği yerde kalmıyoruz?

Üzülerek söylüyorum ki:

Alın teriyle çok çalışıp para kazanmanın enayilik, milli maça ehemmiyet vermemenin vatanı sevmemek olarak algılandığı canım ülkemin milliyetçilik ayarları bozulmuş durumda.

Kronik kolaya kaçma hastalığımız ,vatanı severken de ortaya çıkıyor. Milli takımı ne kadar çok tutarsak o kadar çok vatansever oluyoruz.

Bir ürünü üretmek, bir gol atmak kadar heyecanlandırmıyor bizi.

Kitap okuyandan çok, sahadaki futbolu okuyana değer veriyoruz.

Başarıya olan açlığımızı sanal puanlarla gidermeye çalışıyoruz.

Umarım tez zamanda bu yaptıklarımızı sorgulamaya başlarız.

Futbol gibi yapay bir ihtiyaca harcadığımız enerjimizi; üretim, çalışkanlık, girişimcilik gibi gerçek ihtiyaçlarımıza da harcadığımız günleri görmek, gerçek başarılar ile tatmin olan nesiller yetiştirmek dileğiyle..

Marjinal Maliyet Girişimciliği

Bir ürünün satılabilirliğini etkileyen kullanıcı deneyimi, pazarlama, hizmet kalitesi gibi etmenleri bir kenara bırakacak olursak en basit haliyle ticaret; bir malın yer değiştirmesinden elde edilen değer olarak hayatımızda yer alıyor.

Bu yer değiştirmeleri de bazı bilgilere sahip insanlar gerçekleştiriyorlar. En popüler yer değiştirme sıralamasının özellikle ülkemizde şu şekilde olduğunu görüyoruz:

Üretici  >  Toptancı/İthalatçı  >  Bayi/Dağıtıcı  >  Müşteri

Bu sıralamada toptancı ve bayi herhangi bir katma değer koymadan sadece kendilerinden önceki sıraya erişebildikleri, temas kurabildikleri için ürün alıp satarak para kazanıyorlar. Bunu basit şekilde iyimser oranlarla örnekleyelim:

-Uzak doğuda bir üreticinin aklına bir fikir geldi 100 paralık maliyet ile bir ürün üretti. %30 kar ile 130 paraya ülkesinde satışa çıkardı.

-Biraz parası olan ve satılacak malı duruşundan tanıyan bir toptancı uzakdoğuya gidip bu ürünü satın aldı ve %30 taşıma ve gümrükleme maliyetiyle 169 paraya ülkesine getirdi. Verdiği bu uğraşın karşılığı olarak da ürünü en az %50 kar ile toptan olarak satması gerektiğini düşündü ve ürünü 253 paraya satışa çıkardı.

-Haftalık toptancı ziyaretine giden bayi, toptancının tanıttığı bu yeni ürünü görünce heyecanlandı ve başka bayiler satmadan hemen kendi dükkanımda iyi fiyattan satışa çıkarayım diye düşündü. %50 kar da o koydu ve ürün 380 paraya yani üretim maliyetinin neredeyse 4 katına müşteriye sunulmuş oldu.

Üreticinin ve toptancının yerini bilmek, ona erişebiliyor olmak üzerine kurulu bu gereksiz maliyetli düzen; internetin gelişip, bilginin daha kolay erişilebilir hale gelmesiyle doğal olarak sarsılmaya başladı.

Bayi internetten araştırdı, üreticiyi buldu, cesaret etti, gitti ürünü aldı ve geldi. Toptancı; bayiye para kazandırmayayım dedi, kendisi doğrudan müşteriye satmaya çalıştı. Üretici fiyatını internette gören müşteri, bu böyle olmaz bende toptancı olacağım dedi, borç aldı ve mal alıp getirdi. Piyasada çok fazla toptancı olunca arz miktarında artış oldu, satış yapabilmek için marjlar düşmeye başladı, piyasa bozuldu. Üretici bir baktı; ben üründen 30 para kazanırken benden alıp satanlar daha çok kazanıyor ve ben enayi miyim dedi gitti doğrudan müşteriye satmaya başladı.

Bunlar ve benzeri sorunlar mevcut ticari düzenin yanlışlarının ortaya çıkmasını sağladı. Günümüz tüccarlarından çok sık duyduğumuz “işler eskisi gibi değil” sözünün sebebi büyük ölçüde buraya dayanmaktadır.

Peki girişimcilik bunun neresinde?

Her krizin fırsata dönük bir tarafı olduğu gibi bu bozulan piyasalarında elbette oluşturduğu bir fırsat var.

Kısa bir tanım yapalım. Yukarıda örneklerken bahsettiğim 100 paraya mal edilen bir ürünü 380 paraya satılmasındaki mecburi (navlun,vergi,iade,bozulma vb) olarak eklenmeyen tüm ücretler, ürüne eklenen marjinal maliyetler olarak isimlendirilmektedir. Yani hesabımıza bakacak olursak yukarıdaki ürün müşteriye 100 maliyet + 30 üretici karı + 40 nakliye,vergi = 170 paraya satılana kadar bu ürün üzerinde marjinal maliyet vardır diyebiliriz.

Neredeyse satın aldığımız her üründe olan bu marjinal maliyetleri bitirmeye ve azaltmaya yönelik yapılacak olan, mümkün olduğunca global ölçekli girişimlerin, serbest piyasa ekonomisine alışmış toplumlarda, marjinal maliyetler sıfıra indirgenene kadar kazandıracağı ortada.

Bu fırsatı değerlendiren girişimlerin başında bence Alibaba.com geliyor. Yukarıdaki örnekle devam edecek olursak sadece 10 para kazanarak ürünün 180 paraya tüm dünyaya satılmasını sağlıyor. Böylelikle ürün üzerine çok çok az bir marjinal maliyet eklenerek müşteriye ulaşıyor. Çok fazla ürün satışı yaptığı için de aldığı az kazanç kendisine fazlasıyla yetiyor.

Marjinal Maliyet Girişimciliği

Buraya kadar bahsettiklerimde, marjinal maliyeti kolay anlatabilemek adına sadece bir malın alım satımı üzerinden gittim. Aslında marjinal maliyetler para harcadığımız her şeyde var. Bir taksicinin yolcu bulmak için zaman ve yakıt harcamasında, bir yazarın yazar olabilmesi için kitap bastırmasında, yediğimiz meyvelerin bize ulaşana kadar yaşadığı serüvende vb gibi bir çok örnekte gizli marjinal maliyetleri görebilirsiniz. Nitekim bu örnekleri okuduğunuzda bu marjinal maliyetlerin azaltılmasını sağlayan Uber, Kindle ve Taze Direkt gibi girişimlerin aklınıza geldiğine eminim.

Başlıktaki tabir ile “Marjinal Maliyet Girişimciliği” ekonominin dönüşümüne şahit olduğumuz bu dönemde girişimci olmak isteyenler için iyi bir fırsat. Ülkemizdeki yasal, bürokratik ve toplumsal engellerin, yabancı girişimlerin ülkemize açılmasını engellemesi de, yerli girişimcilerin ekmeğine ekstra yağ sürmekte.

Siz de gözlemler yaparak çevrenizdeki marjinal maliyetleri keşfedebilir ve bunların giderilmesi için global ölçekli başarılı girişimlere imza atabilirsiniz. İnşallah ülkemiz girişimcileri bu fırsatı da ellerinden kaçırmazlar..